Elimde öyle güzel iki kitap var ki, ikisini bir arada yazmak kaçınılmazdı. Her ikisi de Çizmeli Kedi Yayınları’ndan ve dünyanın en güzel, en özel hayvanları olan atlarla ilgili. En önemlisi de, onların yaşam haklarıyla ilgili çok güzel mesajları var…

gokce-gokceer-egoistokur-atlar-momo

İlk kitap “Düldül: Bir Atın Günlüğü” başlığını taşıyor. Yazar Nurgül Ateş, bu kitapta ilk önce pek havalı bir yarış atıyken sefil bir fayton atına dönüşen Düldül’ün hikayesini anlatıyor. “Paşa: Bir Kedinin Günlüğü” ve “Dobişko: Bir Köpeğin Günlüğü” kitaplarından sonra şimdi sırada Düldül’ün günlüğü var. Son dönemde fayton tartışmaları ayyuka çıkmışken aslında büyüklerin de okuması faydalı olur. Adalarda zulüm gören, çatlayana kadar koşturulan, aç susuz bırakılan, kırbaçlanan, ada tepelerinde ölüme terk edilen, ölünce de Marmara Denizi’nin karanlık sularına gömülen o güzel atlar için hiçbir şey yapamadık. O eskidenmiş; faytoncular atlarına gözü gibi bakar, yemeğini suyunu eksik etmez, dinlendirirlermiş. Sevgi desen gırla… Ama şimdi sadece para kazanma hırsıyla bu işi yapanlar başta Adalar olmak üzere herkesin huzurunu kaçırmayı ve her şeyi çirkinleştirmeyi başardılar. Bize de faytonlardan nefret etmek ve atların arkasından ağlamak düştü…

Kitap, elbette bu kadar dramatik gerçekler üzerinde durmuyor. Ama bir çocuğa atların nasıl hayvanlar olduklarını, neye ihtiyaç duyduklarını, neler yaşayabileceklerini çok yalın ve samimi bir dille anlatıyor. Üzerinde düşünmek için alan tanıyor. Bir de mutlu son ya, değmeyin keyfimize. Atlar mutlu biz mutlu.

Pamuk Prenses, Düldül olurken…

‘’Ben Pamuk Prenses… Soylu, geleceği parlak bir attım. Koşmaz, uçardım adeta. Masallardaki kanatlı atlardandım. Bir gün, bir adada buldum kendimi. Artık bir faytoncunun kırbacı altında ezilen bir Düldül olmuştum. Bir zamanlar yediği önünde yemediği arkasında ben… Koşarken bulutlara basan ben… Artık ikinci hayatımı yaşayacaktım!’’

İşte böyle değişiyor bir atın hayatı; Pamuk Prenses, Düldül olurken rüya gibi bir hayat kabusa dönüyor. Neyse ki Düldül sonunda bütün atları örgütlüyor da yaşadıkları çekilir hale geliyor. Bizim sıkıcı gerçekliğimizde atlar örgütlenemeyeceklerine göre, iş başa düşüyor. Hâlâ faytona binmek o atları tepelerde ölüme terk etmekle eşdeğer bana göre. Büyükada’ya son birkaç gidişimde dilim dışarı sarkana kadar yürüdüm ya da bisiklete bindim. Lütfen siz de faytona binmeyin. Aklınıza Düldül gelsin…

İyi ama balkonda atın ne işi var?

Diğer kitaba gelince; “Balkondaki At”. Alman yazar Hilke Rosenboom’un kaleme aldığı kitap, bir gün televizyon karşısında çikolatalı sütünü içerken balkonlarından gelen ses karşısında irkilen ve o an hayatı değişen Herman’a yakın plan yapıyor. Herman kapıyı açıyor ve kocaman bir atın evlerine girip salonun ortasına kuruluşuna tanık oluyor. Evde at beslemek gibi hayaller kurarken bunun imkansız olduğunu anlayan Herman, onu okula götürmeye karar veriyor. Zaten olayların çok daha ilginç bir hal alması okula gitmesiyle başlıyor. Çünkü tek at Herman’ınki değil. İyi de, bu atlar nereden ve nasıl kaçmış olabilir?

12 Ocak 2016, Egoist Okur